İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

İhvan’ı Müslimin Hareketi

Posted by admin Temmuz 5, 2013


1232-ihvan
Mısır’ın İsmailiye kentinde mütevazi bir evde 1928 yılında yedi kişilik neferden ilk defa kurulmuş olan bir teşkilattır İhvan.

İşte dünden bugüne İhvan hareketi..

Teşkilatın amacı, İslam’ı sahih akide platformuna yeniden oturtmak ve bu uğurda İslam’ın dev­let olmasına kadar cihad vermektir. Bu amaçla altı müslüman Hasan el-Benna’yı kendine mürşid tayin ederek harekete geçmişlerdi.

İhvan, çalışmalarına önce kültürel sahada başladı. Bi­atin hemen akabinde Kur’an, Tefsir, Hadis, peygamberi­mizin sireti, akaid ve ibadet gibi ilimlerde kendilerini ye­tiştirmek için bir ev kiralayarak burayı medreseye dönüş­türdüler. İsmailiye’nin pislik ve bataklığına saplanmış, fa­kat ruhları halen ölmemiş insanları bir bir çekip bu med­resede yetiştiriyorlardı. Bu küçük topluluğun oluşu­munda en büyük rolü oynayan etkenler; bir araya ge­lip pratik bir takım davranşılar ortaya koymak, arala­rındaki sevgi ve saygı bağını pekiştirmek, hayatlarındaki eksiklikleri tamamlamak, her konuda yardımlaş­mak ve nefislerini fiili cihada hazırlamaktı.

İhvan, halka İslam’ı götürürken her şeyden önce tak­dir edilecek bir güven ortamı sağlamıştı. Halk bu davayı benimseyip İhvan’ın etrafında kenetlenmeye başlayınca, diğer taraftan haset ve kıskançlık akrepleri garezkarların ruhlarında harekete geçti. Bu garezkarlar davaya taham­mül edemeyince davayı ve davetçileri çeşitli şekillerde karalamaya başladılar. İhvan’i bazen beşinci mezhep, bazen Vahhabilerin uzantısı, bazen de kendilerine güvenilmeyen maceracı, hayalperest gençlerin bir ta­kım yollarla yeni bir din inşa etmeleri olarak nitelen­dirmeye başladılar.

İslam’ı İslamca yaşamak ve yaşatmak isteyen müslümanların, tarih şeridinde kendi bölgelerinde İhvan’ın karşılaştıkları ile karşılaşmamış olmaları mümkün değildir. Nuh, İbrahim, Musa ve İsa (a.s)’dan tutun da Muhammed (a.s)’a kadar İslam düşmanları hep aynı yöntemi izlemiş ve Rasulullah’tan sonra da davaya karşı çıkanlar kendi atalarının yöntemini kullanarak müslümanları karalamaya geçmişlerdi. Bu noktada küfrün tek millet olduğu açıkça netleşiyor. Evet, asırlar önce garezkar bir tutumla İslam’a karşı çıkanların yöntemiyle bugünkülerin yöntemi hep ay­nı olmuştur. İşte İhvan da karalanmaya çalışılırken yeni bir yöntemle karalanmıyordu. İhvan’ın ataları olan İbra­him ve Muhammed (a.s) gibi en yüce nebiler dahi aynı ka­ralamadan geçmişlerdi. Böylesine karalamalara muhatab olma zaten davanın temel zorunluluklarından biridir.

Kardeşler, İsmailiye’de kendilerine bir mescid ve ya­nında bir okul (Hira İslam Enstitüsü) ile bir teşkilat mer­kezi yapmaya başlayınca bu kez de mevcut yönetimle/ik­tidarla karşı karşıya geldiler. Kin ve garez sahipleri, genel mürşit Hasan el-Benna’nın komünist Rusya’dan yardım aldığını, yöneticileri kötülediğini, mevcut rejimi gayri meşru bulduğunu ve bu yönetimin mutlaka değiştirilmesi gerektiğini içeren ayrı ayrı mektuplarla hükümete bildirdiler. Bunları farkeden Kardeşler, bunlara aldırmadan doğru ve hak bildikleri davada yürümeye devam ettiler. Öyle ki, teşkilat kısa zamanda İsmailiye’nin dışına taşa­rak Ebu Savir, Port Said, el-Bahr, Süveyş ve Kahire’ye kadar uzandı. Daha sonra teşkilatın merkezi Kahire’ye ta­şındığında (1932), çalışmalar daha da zenginleşiyordu. Artık Mısır’da köklü bir İslami hareket göz ardı edilemez­di. Bu hareketin siyasal etkileri her tarafla tezahür etmişti. Temelde güdülen İslami yaşayışa davet, bütün şiddetiyle yürürlükteydi. Genel mürşit Hasan el-Benna bunlarla yetinmeyerek Kral ve vekillerine, batı taklitçiliğini bı­rakıp müslümanca yaşamalarını, kadın ve erkeklerin yan yana toplantılara katılmamalarını, gazetelerde kadınların resimlerinin basılmamasını, içki, kumar, şans oyunları, gece kulüplerini ve sinemayı yasakla­masını, namazın kılınmasını, Avrupa kültürünün top­lumdan kaldırılmasını ve yerine İslam kültürünün ko­nulmasını mektuplar yazarak isteyince durum tama­men değişti. [210]

Öte yandan İhvan, 1941 yılında Kahire’deki İngiliz el­çiliğini ve Kanal yönetiminin işgal kuvvetlerini eleştirir­ken, ilk kez fiili çilesini yaşıyordu. Bu dönemde bir kaç dergileri kapatıldı. Ve genel mürşit tutuklanarak zindana atıldı. 1944’de Ahmed Mahur hükümeti ile İngilizler bir­leşerek parlemento seçimlerinde İslami harekete karşı sa­vaşa girdiler. 1946’larda üç yıl boyunca İslami hareketin hem içte İngiliz emperyalistleriyle, hem de dışta Filistin Siyonistleriyle kanlı çarpışmalara girişmeleri düşündürü­cüdür. Burada hükümetin ve yerli işbirlikçilerin İhvan’ı bir denge unsuru olarak kullanmaları gizlenemez.

İhvan, ikinci Dünya Savaşı sonucunda yürüttüğü aktif çalışmalarla adeta devlet içinde devlet olmuştu. İhvan her yerleşim merkezinde özel eğitim sistemi, okullar, camiler, bakım merkezleri ve ticari kuruluşlar gibi bir çok hizmetler teşekkül ettirmişti. Yayın sahasında da gazete, dergi ve kitaplarla bütün bölgeyi irşad ediyordu. Bu çalışmalar sadece Mısır sınırları içerisinde kalmayıp Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün, Fas ve Sudan’a da taşınmıştı. Buralarda da şubeler açılmış ve Şehid Hasan, İmam olarak kabul edilmişti.

İhvan’ın 1947’lerde Filistin siyonistlerini büyük bir hezimete uğratması, bütün bölgelerde şube açtırmalar, ve İslam’ın hakimiyetini kamu oyunda sürekli gündemde tut­maları, despot hükümeti ve işgalci İngilizleri tehdit eder duruma gelmişti. Bu başarılı çalışmaları gören İngiliz em­peryalistleri, despot hükümete bir emir göndererek bütün İhvan yöneticilerinin tutuklanmasını istediler. Bu emirler yerine getirilerek, bölgede büyük çaplı operasyonlara geçildi. Hatta Filistin Siyonistleriyle cephede çarpışan İhvan üyeleri dahi zincirlere vurularak hapishane ve zindanlara atıldılar. Bir kaç ay sonra da genel mürşit Hasan el-Ben­na, Kahire’de Firavun hükümeti özel polis timi tarafından vurularak şehid edilmişti(12 Şubat 1949). Artık bugün da­hi öldürme emrinin kral Faruk tarafından verildiğini bil­meyenimiz yoktur.

1951 yılına kadar, hem Benna’nın şehadetinin etkile­ri, hem de öncülerin zindanlarda olması İhvan içerisinde bir duraklama devresi yaşatmıştı. Ancak 1951 yılındamü cahidlerin zindalardan çıkmasıyla hareket daha aktif bir görev üstlendi. Öncelikle İngiliz işgalci kuvvetlerini ken­dilerine boy hedefi olarak seçtiler. Hükümetin aldığı güç­lü tedbirlere rağmen ülke, cihad dalgasıyla kaplanmış, özellikle Üniversitelerde askeri eğitim kampları kurul­muştu. Bu uğraşlar emperyalist İngilizleri, bu topraklarda kalmalarının kendileri için iyi netice vermeyeceği konu­sunda ikna etmişti. İhvan’ın İngilizler üzerinde kurduğu bu baskılar hükümet ile görüşme masasına oturmalarına ve daha sonra da işgalcilerin bu topraklardan çekilmeleri­ne neden oldu.

Öte yandan Kral Faruk’un devrilmesi (1953) ve yeri­ne Cemal Abdunnasır’ın gelmesinde de İhvan’ın rolü bü­yüktü. [211] Ancak İhvan’ın devlet ile olan ilişkilerinde bir değişiklik olmadı. İhvan, Kral Faruk’tan istediğini Cemal Abdunnasır’dan da aynen istemişti. Ancak, Hasan el-Benna’nın yerine geçen Hasan el-Hudaybi’nin Kral Cemal’a merhametle bakması bir şey değiştirmemişti. [212] Çünkü, 1954’de Nasır’ı öldürme komplosu bahane edilerek, Abdulkadir Udeh, Muhammed Fergali ve dört seçkin arkadaşının şehid edilmeleri sanırım Hudaybi’nin belini büken darbelerden biriydi.

Cemal Nasır da işbaşına geldiği günlerde, İhvan hak­kında şunları demişti:

“İhvan başkanı ile görüştüm. Ben­den bazı taleplerde bulundu. İlki, kadınların peçe takması, sonra sinema ve tiyatroların kapatılması… Bencebunlar hayatı zindan hale getirmektir. Takdir edersiniz ki kendi­lerine bu konuda söz vermedim.” [213]

Kral Cemal’in iktidar değişikliğinde yeni İhvan lideri­nin tutumu ise şu olmuştu:

‘Biz sadece danışman duru­mundayız. Doğru yaptıkları zaman onları destekler, yanlış yaptıklarında ise doğruya yöneltiriz…” [214]

İhtilal komitesi, 1954 yılında Abdunnasır’a yapılan suikastı ihvan’a mal etmek istedi. İhvan, sorumluluğunu defalarca reddetmesi­ne rağmen suikast onların başına yıkılmış ve bir çok men­supları hapsolunmuştu. İslam dünyasının protestosuna rağmen büyük hukukçu ve İslam alimi Abdulkadir Udeh, mücahid ve alim Muhammed Fergali, Yusuf Talat, İbra­him Tayyib, Handevi Duveyr ve Mahmut Abdullatif şe­hid edilmişlerdi.

Mısır firavunlarının, İslami hareketin öncülerini hun­harca katletmeleri, bir çok mensuplarını ceza ve tutukev­lerine hapsettirmelerinin temel dayanağı, inanç ve ilkele­rinden hareketle saltanat sevdasıdır. Eğer ihtilalciler, İh­van’ ı inançları ve eylemleriyle başbaşa bıraksaydı, kısa sürede Mısır sarayına İslam hakim olur ve bazı zalim des­potlar dünya saltanatından mahrum olurlardı. İşte bu mantıkla İhvan dışlanmış, karalanmış ve zaman zaman tu­tuklamalar olmuş ve hatta bir çokları şehadete gönderil­mişti.

1954 darbesinden sonra uzun zaman İhvan kendisini toparlayamaımştı. Hatta İmam Hudaybi tüm ümidini yitirmişti. Çünkü İhvan teşkilatı tamamen fesh edilmiş, onbinlerce mensubu zindanlarda çürütülmüştü. Aynı yıl Seyyid Kutub da tevkif edilmiş ve onbeş yıl ağır hapse mahkum edilmişti. Üstad Kutup, zindanlarda dahi Benna’nın aktivitesini akidevi ve fikri bir temele oturtmak için bir çok eserler kaleme almıştır. Bu temelin, ‘İslami değerler’ ile ‘cahili değerler’in birbirlerinden ayrılmasıyla başladığını defalarca üzerine basa basa söylemiştir. Kral Cemal’ın zindanlarında yazdığı ‘Yoldaki İşaretler’ adlı kitab, İslam’ın unutulmuş kavramlarını asli kimliğine oturtup, İslam ve cahiliyenin bütün sıfatlarını ortaya dö­kerek tanıtma fırsatını kolaylaştırmıştır.

İhvan mensupları on yılı aşkın bir suskunluk devresi geçirdiler. 1938 Filistin doğumlu Salih Seriye bu suskun­luğa razı olmamış ve hemen İhvan’ın eski liderleriyle ye­niden ne yapılması konusunda temasa geçmiştir. Onlar­dan olumlu netice alamayınca, işin başına kaldığını farketmiş ve hemen hareketi genç subaylardan teşekkül et­mişti. Bundan önce de Zeynep Gazali (Mekke’de) Abdülfettah ile İhvan hareketim yeniden diriltmek için araların­da karar alarak harekete geçmişlerdi.

1965 yıllarına gelindiğinde, İhvan tekrar güçlenip ha­rekete geçince despot yöneticiler tarafından mevcut düze­ni devirmek suçundan Seyyid Kutub’un yazdığı ‘Yoldaki İşaretler’ adlı kitap her tarafta toplatıldı ve akabinde kırkbin müslüman daha zindanlara atıldı. Zindana atılan bu insanlar aleyhine öylesine bir kamuoyu oluşturuldu ki, gerçekten bunların terör olaylarına karıştığı yaygarası ile halkın zihninde İslami harekete karşı nefret uyandırmak amaçlanıyordu. Nihayet 1966’da hareketin öncülerinden üstad Kutup ile arkadaşları savunmasız bir şekilde idam edildiler. Diğer yandan Kutub’un kardeşleri Muhammed, Emine ve Hamide Kutuplar da hapse atılarak işkenceye tabi tutulanlar arasına alındılar.

Hareketin bu noktasına kadar olan kısmını özetlediği­mizde şunları görürüz: 1928’de Hasan el-Benna’nın İslam nizamını İhya etmek için kurduğu İhvan-ı Müslimin teş­kilatı ile başlayan İslami hareket, çeşitli derelerden geç­miş, teşkilatın öncüleri ülkenin zalim despotları tarafın­dan suikaste uğramış, kimileri asılmış, kimileri de işkence altında öldürülmüştü. Örgütün genel Mürşidi Benna 1949’da Kral Faruk’un ajanları tarafından; Abdulkadir Udehler 1954’de, Seyyid Kutuplar 1966’da Kral Nasır ta­rafından; Salih Sedyeler 1974’de, Mustafa Şükrüler 1977’de Abdusselam Ferecler 1981’de Enver Sedat tara­fından; Halid İslambuliler de Hüsnü Mübarek tarafından şehid edilmişlerdi.

Sunduğum bu kısa özet bağlamında tarihi bir yakla­şım olarak İhvan hareketinin hangi birimlere ayrıldığını ve nasıl bir düşünce taşıdığım görmeye çalışacağız.

İhvan hareketinde ilk defa 1950’lerde uzlaşmacı ve radikal olmak üzere iki ayrı düşünceye şahid olmaktayız. Uzlaşmacı kanadın lideri Hasan el-Hudaybi bilinirken, radikal kanadın öncüleri de Abduîkadir Udehler biliniyor­du. Bu ihtilaf, gün geçtikçe dalgalanıyordu. 1960’h yılla­rın ortalarına gelindiğinde bu ihtilaf daha da netleşmişti. Hasan el-Benna’nın ilke ve prensiplerine bağlı kalan ve genelde yaşlı kesimin temsil ettiği eski nesil ile Kutub’un “Yoldaki işaretler” adlı kitabında savunduğu fikir ve ilke­lerden etkilenerek ortaya çıkan yeni nesil. Böylece karşı­mıza İhvan gurubu ile Kutupçu gurup diye iki önemli hi­zip çıkmış bulunmaktadır. Bu iki akımın temel ihtilaf noktası ‘düzene karşı tavır belirleme’ üzerinde yoğunlaşı­yordu. İhvan, düzen tamamen bozulmamıştır. Islah edilmesi gerekir derken; Kutupçu akım, ‘düzen baş­tan sona bozuktur, dolayısıyla ıslahı mümkün değil­dir’, diyerek radikal bir tavır sahibi olmuştur. Ayrıca, elemanların tutuklanmaları veya şehid edilmeleri, İhvan’ın gelenekçi bir çizgi izlemesi ve siyasal değişmeler karşısında pasif bir politika takınması da neticeyi etkile­miştir.

Firavuni tavırlara sahip Mısır devletinde olaylar İhvan hareketini olumsuz yönde etkiliyordu. İhvan hareketinde artık ipler çözülmeye doğru yol almıştı. Önceleri İhvan gurubundan Kutupçu gurup ayrılırken, şimdi de Kutupçu guruptan et-Tekfir adında bir gurup çıkıyordu. 1970’li yıllarda ise İslami hareket; Selefiler, Cihad, Tekfir, Kutupçular, İhvan, el-Cemaatu’l İslamiyye olmak üzere hiziplere ayrılmıştı. Hatta Cemaati İslamiyye, kendi arasın­da İhvana kanat ve Cihada kanat olmak üzere ikiye ay­rılmıştı.

Şimdi bu akımların düşünce ve ilkeleri hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra İhvan hareketinin bu noktalara nasıl geldiğini izah etmeye çalışacağız.

1- İhvan Hareketi: Bu hareket Benna tarafından se­lefi, sünni, sufi, siyasi, sportif, ilmi ve kültürel, ekonomik ve içtimaî esasları içeren bir hareket olarak kurulmuştu. İhvan hareketi, özellikle İhvan elemanlarını serbest bırakmasıyla açık bir uzlaşma yanlısı oldu. Bu uzlaşma netice­sinde çıkan ihtilaf diğer Arap ülkelerindeki teşkilatlara da sirayet etti. Bu guruplardan herbiri ülkesindeki mevcut si­yasi rejime karşı ya uzlaşmacı, ya da radikal bir tavır ta­kınmak zorunda kalıyordu.

İhvan hareketinde uzlaşma ve itidal yolunu benimse­yenlerin başında hareketin 2. lideri Hasan el-Hudaybi ve ölümünden sonra liderliğe getirilen Ömer Tilmisani gel­mektedir. Hudaybi, 1973’de hareketin çeşitli guruplara ayrıldığını görerek uzlete çekilmiş ve bu uzlet esnasında vefat etmiştir.

Hudaybi olsun, yerine geçen Tilmisani olsun İslami hedef ve nizamın zor ve şiddet kullanarak yerleşeceğine ve İnkılabın bu yolla zafere ulaşacağına inanmıyorlardı. Özellikle Tilmisani’nin uzlaşma stratejisi hareket içerisin­de az da olsa yer etmiş ve bu düşünce Suriye, Ürdün, Su­dan ve Lübnan’a da geçmişti.

Mısırda 1981 tutuklama kararları öncesi Tilmisani şöyle diyordu:

“İhvan cemaatı şiddetten en uzak cemattir. Selefi Salihin; fasik veya zalim de olsa ülkeyi yönetenlere karşı silahla mücadele etmeyi uygun gör­memektedir… İhvan’ın hiçbir saldırganlığına rastlan­mamıştır… Ve biz hiç kimseyle kavga halinde değiliz… Teşkilatın kurucusu Hasan el-Benna ve halefi el-Hudeybi de şiddet olaylarını tasvib etmemekteydiler. Ben de bu iki başkan gibi şiddet hareketlerine karşıyım. Bu ülkede veya herhangi bir ülkede yönetenler ile yö­netilenler arasında meydana gelebilecek şiddet olaylarından hiçbirini onaylamıyorum.” Bir başka yazısında da şunları belirtiyordu. “Bizim bugün karşılaştığımız sıkıntılar geçmiş otuz senenin köklü kalıntılarıdır. Şimdi ise (Mübarek dönemi) yönetim durumu düzelt­meye çalışıyor. Ben de tüm halkımızın, bu kişilere yar­dımcı olmalarını istiyorum.”

Bu ve benzeri sözler, İhvan kanadının resmi ideolo­jiyle nasıl bir uzlaşma içinde olduklarını açıkça göster­mektedir. İhvan kadının son durumuna göz attığımızda şunları görmek mümkündür:

Mayıs 1986’da vefat eden Tilmisani’nin yerine getirilen Seyyid Hamid Ebu Nasr’la İhvan’ın politik düşünce yapısında ciddi gedikler açılmış­tır. Hamid Ebu Nasr, yaptığı konuşmalarda İhvan’ın çağ­daş amacının Mısır, Arap alemi ve İslam’ı kurtarmak ol­duğunu belirtmiştir. Mısır ve Arap ulusçuluğunun en ateşli yıllarında doğmuş İhvan lideri, maalesef bu kor­kunç mirası bir türlü üzerinden atamamıştır. Bu, İhvan’ın başarısızlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Zalim Mısır diktatörleri yarım asırdır İhvan’ın bir çok elemanlarına hakaret etmiş, bir çoklarını zindanlarda çürütmüş ve bir çoklarını darağacına çekerek idam etmişler­di. Zulüm taraftan olan bu rejim, İhvan elemanlarınca na­sıl yasal kabul edil, bilinemez. Hele onsekiz yıl bizzat zindanlarda işkence gören kalan Ebu Nasır gibi insanlar, pek çok kardeşini darağacına çeken bir rejimle nasıl çalı­şabilir, onu nasıl yasal görebilir, düşündürücüdür. Bu istifham çağımız toplumlarında ne kadar anlaşılmaya muh­taç bir konudur.

Yeni İhvan lideri Ebu Nasır’ın girdiği parlamento se­çimlerinden üç ortakları (İhvan-İşçi partisi-Ahrar partisi) yüzde yedilik bir sonuçla çıkması, İhvan’ın demokratik oyunlar içerisindeki konumunu açıkça belirlemektedir.

Bu legal ve demokratik çalışmalarla ne Amerika kontro­lündeki aşağılık düzene meydan okuyabilir, ne de İslam şeriatını hakim kılabilir…

Bugün İhvan, milyarderler sınıfına girerek, korkunç maddi imkanlara sahip bulunmaktadır. İhvan bu ekono­mik silahı, gençleri İhvan hareketine çekmekte kullan­maktadır. Diğer yandan el-Hizbu’l Vatani’nin kanadında bazı mensuplarını seçimlere sokmuş, böylece bu partinin gölgesinde millet meclisine girme imkanını elde etmiştir. Ayrıca bazı elemanları; basın, baro ve tabipler birliği se­çimlerinde bazı makamlar elde etmişlerdir.

Mısır’daki İhvan gurubunun diğer akımlara karşı dü­şüncelerini ve tavırlarını yansıtan sloganları “ittifak ettiği­miz konularda yardımlaşalım; ihtilaf ettiğimiz konularda birbirimizi mazur görelim” şeklindedir, İhvan, diğer gurublar nezdinde tamamen resmi ideolojiyle bütünleşmiş olarak görüldüğü halde, halen Mısır İslam pratiğinde en etkili ve en büyük cemaat olma özelliğini korumaktadır. Bu özellik belki de ‘İhvan’ isminden kaynaklanmaktadır. Müslüman kamuoyunda hakim olan görüş, İhvan’ın gele­cekte bağımsızlığını yitirerek resmi ideolojiye tabi olaca­ğı şeklindedir. Zira tarihi süreç içerisinde hiç bir İslami hareketin uysallık, uzlaşma ve demokratik sürece takıla­rak iktidara geldiği görülmemiştir (Şu günlerde Ceza­yir’deki İslami Kurtuluş Partisi bu konuda açık örnektir). Eğer gerçekten İslam’ın iktidar olmasını istiyorsak, her şeyden önce ALLAH Resulu’nün, müşriklerin tüm cazip tekliflerini reddederek işe başlamasını kendimiz için bir yöntem, bir düstur kabul ederek işe başlamalıyız. Bu da güçlü bir siyasi beraberlikle, radikal ve karizmatik yapıya sahip bir liderin harekete vaziyet etmesiyle mümkündür. Bu bütün bölgelerde ve bütün hareketler için aynıdır, de­ğişmez.

2. Kutupçuklar: Bu akım, şehid Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” adlı kitabındaki temel prensipleri benimseyerek yola çıkmıştır. Kutub, eğitim metotlarını araştırmak için gittiği Amerika dönüşü (1951) İhvan’a katılmıştır. Dolayısıyla Hasan el-Benna ile görüşememiştir. Şunu da belirtelim ki Kutup İhvan’a katıldığı günden iti­baren düşünce ve tezleriyle bir çok noktada İhvanla çatı­şıyordu. Kutup, İslami akide, lailahe illallah prensibi, İslami eylem, hakimiyetin sadece ALLAH’a ait oluşu, sosyal adalet, cihad bilinci, cahili toplumun durumu, emperya­lizm ve kölelik zulmünün esasları gibi birçok temel nok­talarda İslam’a yeniden sahip çıkıyordu. Ona göre cahiliye düzeni içinde yaşayan müslümanın takınması gere­ken tavır; düşünce bazında ayrılmak, eylem bazında da uzaklaşmaktır.

Şu noktayı hassaten belirtmeden geçemeyeceğim. Kutub’un eserlerini yüzeysel okuyan birçok okuyucu bu eserlerde hemen “İslami bir inkılaba kalkışma gerektiği ve bu andan itibaren müslümanların cahiliye ile tüm bağlarını koparmak zorunda olduğu” gibi bir görüşün ortaya çıktığını söyleyebilir, fakat eserleri dikkatli incelenip okunursa hiç de öyle olmadığı ortaya çıkar. Gerçekte Ku­tub’un düşünce sistemi paniğe kapılmayı, çarçabuk bir İnkılabı getirmeyi asla ortaya koymamaktadır. Bilakis Ku­tup, akide binasının oluşum döneminin uzun olması ve kurulan binanın sağlam temellere dayanması gerekti­ğini vurgulamaktadır.

Yine Kutub’un asıl vurgulamak istediği, müslümanın düşüncede cahili düzenlerden tamamen ayrılması ve vicdanları ALLAH’tan başkasına kulluktan kurtararak akideyi sağlam inanç üzerine oturtmaktır. Kutub hiç bir zaman İhvan’a karşı çıkıp kendi düşünce ve tezlerini ilke edine­cek bağımsız bir gurup oluşturmayı düşünmemiştir. Ancak buna rağmen İhvan elemanları yer yer kutub akımına karşı dolaylı veya dolaysız mücadele etmişlerdir. Kutub’un “Yoldaki İşaretler” adlı eserinin metinleri çeşitli ve çelişkili yorumlara uğramıştır. Kimileri “tekfir” yönüne çevirirken kimileri de “uzlet” ve zaman zaman da “cihad” olarak değerlendirmişlerdir.

Bugün Kutup’çu akımı temsil edecek veya onun di­liyle konuşacak belirgin bir şahsiyet yoktur. Hatta kendi kendilerine has, bir teşkilatı ve bağımsız kuruluşları da yoktur. Günümüzde örgütlenme şeklinde bir görüntü var­sa da, fikri bir hareketten öteye gitmemiştir. Şunu da be­lirtelim ki Kutub’un tezleri canlı, yeni ve her zaman ge­çerli olan bir düşünce sistemidir. Fakat bu düşünceyi ka­bullenen herkes mutlaka Kutupçu’dur denemez.

3. Et-Tekfir ve’I-Hicre: Bu akımın tohumları zalim Abdu’n-Nasır’in zindanlarında atıldı. Bu akım, ilk olarak Abdu’n-Nasır’in küfrünü ilan etmekle yola çıktı. Akımın başını da Ziraat fakültesi öğrencisi olan Şükrü Mustafa çekti. 1965-1971 yılları arasındaki tutukluluk döneminde hareketin düşünce yapışım ortaya koymuş ve bir çok konuda İhvan elemanlarından ayrılmıştır. Et-Tekfîr gurubu­nun temel düşünceleri şunlardır:

Toplum kafirdir. Hü­kümetler kafirdir. Dört büyük mescid dışındaki (Mescid-i Haram, Nebî, Kudüs, Küba) tüm mescidler dırar mescidi hükmündedir, Günahlar şirktir ve büyük gü­nah işleyen kafirdir. Mukallid kafirdir. Günahta ısrar eden kafirdir. Devletin tüm kuruluşlarına karşı uzlete çekilmek esastır. İcma, kıyas ve mesaimi mursele ve diğer fıkıh esasları batıldır. Tekfir akımı, düzene kar­şı çatışma hareketlerinden hiç birini onaylamadığı gi­bi, Cihad fikrini de kabul etmemekte ve ayrıca, günümüzde veya gelecekte bir İslam devletinin kurulması­nın gerekliliğine inanmamaktadır. Çünkü ahir zaman alametleri içinde buna işaret eden bir nass bulunma­maktadır.

Et-Tekfır ve’1-Hicre gurubu, 1977’de Şükrü Mustafa ve dört arkadaşının idamı ve bazı fertlere de uzun mahkumiyet cezalarının verilmesi, 1981 Eylül ayındaki tutukla­ma kararlarında yine bir çok elamanın kaybolması sonucu büyük bir darbe yemiş ve 1984 yılına kadar süren tutukla­malar karşısında bir çok tavır ve görüşlerinde değişiklik­ler yapmıştır. Bu cümleden olmak üzere durumlarım giz­leyebilmek amacıyla mensuplarına sakal tıraşını serbest bıraktıkları gibi; kadınların yüzlerindeki peçeyi kaldırmalarını, belli sınırlar içinde hükümette görev almayı, batı tipi elbiseler giymeyi de serbest bırakmışlardır. Ayrıca, akımla diğer İslami akımlar arasındaki ilişkilerde geliş­meler gözlenmiştir. Bu değişme ve gelişmelerin ortaya koyduğu şey, et-Tekfir akımının da eninde sonunda Es­neklik metoduna sarılmasının zorunluluğuna inanmış olmasıdır. Gerçekte bu durum, akımın lehine olumlu bir puan olarak kaydedilmelidir.

Bugün akımın elemanlarından bir çoğu Suudi Ara­bistan, Irak ve Ürdün’e yerleşerek, çalışmalarını sadece ekonomik sahaya hasretmişler ve geçmişte saflarında bu­lundurduğu ehliyetli kişilerden ve Üniversite öğrencileri­nin desteğinden mahrum kalmışlardır. Akım mensupları­nın çoğunluğunu kendi alanında çalışan çarşı-pazar esnafı oluşturmaktadır. Hatta ekonomik amaçlı göçlerin netice­sinde Mısır, akım için merkez olma Özelliğini kaybetmiş­tir. Hatta Mısır’da kendi can güvenliklerini bile koruya­maz durumdadırlar.

4- Cihad: Cihad grubunun düşüncelerinin esası, Seyyid Kmtub’un düşünceleridir. 1950-1966 yıllan, Kutub’un düşüncelerinin ülkeyi sarstığı dönemdir. Bu dönem aynı zamanda İslami hareketin karşılaştığı zor bir dönemdir. Bu zor dönem beraberinde tağutlara karşı cihad fikrini getirmiştir.

Cihad akımı, ilk ayaklanmayı 1974’de Dr. Salih Seriyye başkanlığında Askeri Teknik okuluna karşı gerçek­leştirir. Bu olayda 90’dan fazla kişi tutuklanır. Salih Se­riyye ve birkaç arkadaşı idam edilir. Cihad akımı daha sonra bir çok meşakkat ve zorluklara rağmen çalışmaları­nı sürdürmüştür. 1980 yılında Halid İslambuli’nin Enver Sedat’ı öldürmesi, Kıpti’nin birine ait bir meyhanenin ya­kılması bir kilisenin tahrip edilmesi, birçok yerde güven­lik güçleriyle çatışmaya girmesi gibi sayısız olaylara ka­tılmıştır.

Bu akimin görüşleri kısmen Salih Seriyye’ye ait, kıs­men de Abdusselam Ferec’e aittir. Her ikisine göre top­lum cahili bir toplumdur. Seriyye’ye göre caiz olan, Abdusselam’a göre caiz değildir. Her ikisine göre cihad var­dır ve farzdır.

Cihad akımı içerisinde Salih Seriyye’nin apayrı bir yeri vardı. Seriyye harp okulu öğrencilerinin çoğunu saf­larına çekip, Kutup çizgisinde yetiştirerek mücadele ver­mişti. Ancak Seriyye, toplumu Kutup’tan farklı görüyor­du. Ona göre toplum, sistemin kaderine terk edilmiş bir kalabalıktan ibaretti. Bu akıma göre, dini lider ve resmi din adamları, asırlarca zalim ve kafir tağuti kesimlerle işbirliği yaparak İslam’ın en önemli direği olan cihadı top­luma unutturmuşlardı. Bu amaçla Cihad’ı yeniden ihya et­menin farziyetine inanmaktaydı. Hele silahlı mücadele kaçınılmazdı. Bunun içindir ki kahraman Halid İslambuli.

Enver Sedat’ın daha fazla zulüm ve despotluğuna taham­mül etmeyerek alim Ömer Abdurrahman’dan Sedat’ın kat­li hakkında fetva almış ve 73 savaşının törenlerinde ara­basıyla tirübinlere yaklaşarak kortejin tam karşısında dur­muş ve Sedat’ın hayatına son vermişti.

Cihad örgütü kurulalı beri hep sıkıntılı ve meşakkatli günler geçirmiş, akımın idareci kadroları ve önemli kişi­leri demir parmaklıklar arkasında hayatını tamamlamış ve tamamlamaktadırlar. Dışarda kalanlar için de sıkı tedbir­ler alınmıştır. Bu yüzden tebliğ faaliyetleri ve yayıncılık dışında faal bir çalışmaları bulunmamaktadır.

5. Selefîler: Bu akım, inanç, yaşantı ve diğer pratik­lerini selefi bir kimliğe dayandırdığından bu isimle anıl­mıştır. Bir başka ifadeyle, geleneksel kültüre aşırı bağlı­dırlar. Ahmet b. Hanbel’in başlattığı İbnî Teymiye ve öğ­rencisi İbn el-Kayyim’ın sürdürdüğü Hanbeli ekolünün de devamı sayılır. Daha sonra Arap yarımadasında bid’at ve hurafelere karşı çetin mücadele başlatan M. bin Abdulvahhab da bu düşüncenin bir ferdi ve yönlendiricisi sayılmaktadır.

Selefi akımın yaygın olduğu yer Suudi Arabistan ol­duğu halde daha sonraları Mısır’a da geçmiştir. Mısır’da İhvanla beraber çalışan Selefi müslümanlar, 1970’li yıl­larda aralarında kaba kuvvete dayalı çatışmalar çıkmış ve beraberlikleri son bulmuştur.

Selefi akımın inanç konusundaki temel esasları “Akidetü’t-Tevhid” adlı kitaba dayanmaktadır. Bu akımın te­mel kavramları akide ve davettir. Bu akımın temel inanç­ları kısaca şöyledir:

Kıble ehlinden hiç kimse günahın­dan dolayı tekfir edilemez. Büyük günah işleyenler ebedi cehennemde kalmayacaklardır. Salih veya facir bir müslümanın arkasında namaz caizdir. Ancak açıkça bid’at işleyen kimse imam olamaz. ALLAH’a is­yan görülmediği sürece zalim de olsa akil emre itaat şarttır. İman ancak tasdik ve amelle gerçekleşir. Al­lah’ın hükümleri dışında başka hükümlerle hükmet­mek insanı dinden çıkarır. Bu önemli esaslara aykırı beyanatlarda bulunan akımın liderlerinden Abdurrahman Abdul Haluk şunları söylüyordu:

“İslami olmayan her yol, inanç ve metöd batıldır. Müslümana vacip olan ise tüm batıl yollardan uzak durmak ve tağutlara karşı çık­maktır. Kafirlerin müslümanlara yardımını kabullenmek küfürdür.”

Abdurrahman’ın bu düşünceleri selefi akım içerisinde aşırılıkla karşılanmıştır. Buna rağmen o, düzenle çalışma­yı, devletin kurumlarında görev almayı, halktan uzak kal­mamayı benimseyen biridir.

Aslında selefi akım içerisinde en aşırı kabul edilen Cuheyman el-Uteybi liderliğinde örgütlenen yeni selefi harekettir. el-Uteybi meşhur Mescid-i Haram olayını ger­çekleştirdiğinde, diğer Selefi liderlerin şiddetli hücumlarına maruz kalmıştır. Liderler Mescid-i Haram olayını Selefi bir hareket değil, Harici bir hareket olarak nitelen­dirmişlerdir.

Cuheyman hareketi, düzenle çalışmaya karşı çık­makta, hükümette görev almayı haram saymaktadır. Ayrıca fotoğraf kullanıldığı için pasaport, para ve kimlik taşımak “günah” sayılmakta, küfür beldeleri­ne seyahat etmek, televizyon seyretmek ve eğitim ku­rumlarına devam etmek haram kabul edilmektedir. Benzer düşüncelerden dolayı bu gurup, selefıler tarafından ayrılıkçı, bid’atçı, hatta Hz. Ali’nin ordusun­dan syılan Hariciler gibi görülmektedir.

Esasen Selefi anlayışa göre yöneticilerin, namaz kıl­dıkları sürece tekfir edilmemeleri gerekir. Zira bu konuda şu hadisi delil saymaktadırlar. “Aranızda namazı ikame ettiği müddetçe…” Bu amaçla mevcut resmi ideolojiye karşı cihad açmak doğru değildir, düşüncesiyle Cihad akımıyla büyük bir ihtilaf noktasındadırlar. Zira Selefilere göre Mehdi gelmeksizin cihad muteber değildir.

Selefi akım içerisinde Afganistan cihadını uygun gö­renler olduğu gibi, (hatta Cihada katılanlar da var) Suud yönetimi tipi müslüman (!) ülkelerin safında yer alarak cihad etmeyi de uygun görenler bulunmaktadır.

Bugün akım, Mısır’da diğer akımlar arasında ılımlılık anlayışını temsil etmektedir. Siyasi herhangi bir yönelişe katılmayıp geleneksel kültüre bağlılıklarından dolayı bü­yük bir çoğunluğu saflarında toplayabilmektedirler. İtidalden yana olan Mısır halkı, akımın yerleşmesinde yar­dımcı olmuş ve İhvan gurubundan sonra ikinci akım ol­muştur.

Bu günkü Mısır Selefi akımı, çalışmalarını İslam’ın akaid, ahlak ve davranış yönleriyle sınırlandırarak hadis ilmi, ehli sünnet anlayışı (şia ile olan çatışma devam et­mektedir fikren), fıkhi meseleler, kadınların örtünmesi, namaz, evlilik gibi konulara hasretmişlerdir. Halbuki ön­derleri sayılan Teymiye ve el Cevziler siyasi yönde ol­dukça ehemmiyet vermişlerdir. Hele üstadları Ahmet b. Hanbel bu konuda oldukça duyarlı ve aktifti.

Bu gün selefi akımın müntesipleri genelde kıyafet ve sakallarıyla tanınmaktadırlar. Erkeğin sakal bırakması, uzun etek giymesi, kadının ise peçe takması belirgin davranışlarıdır. Yine siyasi eylemlere katılmayıp düzenle uyum içerisinde görünmeleri hem Mübarek’i hem de Suud rejimini memnun etmektedir.

6. el-Cemaatü’I-İslamiyye: Bu cemaatın temel dina­mikleri; konferanslar, kamplar, seyahatler, hac ve umre yolculukları, üniversite çevresinde gerçekleştirilen sosyo kültürel ve sportif bir takım çalışmalarla İslam’ı seven tüm öğrencileri (erkek-kız) yönlendirmektir.

Cemaatu’l-İslamiyye gelenekçi tercihler, ayrılma ve bağımsızlık olmak üzere üç önemli merhale geçirmiştir. Son merhale cemaatin, düşünce bazında olgunlaştığı ve aktif olarak ortaya çıktığı dönemdir. Cemaat, fikri olgun­luğunu birçok konferans, yayın ve bildirilerle ortaya koy­muştur. Birçok kesimden insanın katıldığı konferansların davetçileri ekseriyetle İhvan mensupları idi. Hatta İhvan’ın ileri gelenlerinden Yusuf el-Kardavi bu cemaatin önderliğinde Abidin Meydanı’nda kılınan bayram nama­zına imamlık yapıyordu. Yine hem Kardavi hem de Muhamrned Gazali cemaate konferans vermişlerdir. Bunların da etkisi olacak ki cemaat İhvan sempatizanı, Cihada sempatizanı ve Selefi sempatizanı olmak üzere üç kanada bölünmüştür.

Cemaatı İslamiyye diğer guruplar gibi bir çok sıkıntı ve tutuklamalarla karşı karşıya gelmiştir. Hele cemaatın Cihad kanadı daha çok etkilenmiştir düzenin baskıların­dan. Fakat buna rağmen varlığını halen sürdürmektedir. Bu kanadın lideri durumunda olan Dr. Ömer Abdurrahman, Sedat’ın öldürülmesi olayında tutuklanmış, bir çok sıkıntılar geçirmştir. [215]

Mısır’da İslami hareketi (tüm akımları) genel bir perspektifle ele alıp özetlemeye çalıştığımızda şu husus­lara şahid oluruz:

Öncelikle belirtelim ki Mısır halkı İs­lam’a yönelik güçlü ilgisiyle İslami hareketin erken tesi­rinde kalmıştır. Bu tesir ve bu duyarlılıkla İslami hareket kısa zamanda-bir çok yerleşim biriminde örgütlenmiş, İs­lami haykırmaya başlamıştır. İslam’ın bir çok konularını pratize etmiş ve bu uğraş esnasında firavun güçlerle karşı karşıya gelmiş, bir çok eleman öldürülmüş, bir çok ele­man da halen tutuklu bulunmaktadır. İslami hareket bü­tün bu ölüm, tutuklama, korku ve sıkıntılara rağmen bü­yük bir halk kitlesini kendi saflarına çekerken; resmi ide­oloji de “din silahını” kullanıp büyük bir çoğunluğu ken­disine bağlayarak İslami harekete karşı bu halkı (özelikle din adamlarını) kullanmıştır. Rejimle İslami hareket karşı karşıya geldiğinde, milyonlarca kişi rejimle aynı safta savaşabilmiştir. Bunun böyle olmasında Mısır halkının köleleştirildiği, bir lokma ekmeğe bile hasret edildiği ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı da Mısır halkının direnci ze­delenmiş, halk tamamen geleneksel bir karakterle “ılımlı­lık” yuvasını tercih etmiştir.

Mısır’da İslami hareketin dayandığı büyük insan kit­lesi herhalde yeryüzünün bir başka yerinde bulunmamak­tadır. Buna rağmen bu hareketin inkılaba ulaşmaması gerçekten düşündürücüdür. Sıradan Mısır halkının siyasi kavrayış, bilgi, inanç ve dinamizmden mahrum oluşu ya­nında İslami hareketin de kendi içinde birtakım tutarsız­lıkları hareketi inkılaba götürememiştir.

Her şeyden önce, Mısır’da İslami hareket parçalan­mıştır. Gördüğümüz gibi bu parçalar kendi çizgisinde kalmayıp birbirleriyle uğraşmış, hatta birbirlerini tekfir dahi etmişlerdir. En büyük olumsuzluk budur. İkinci bir husus da İslami hareket sahasında faaliyetin başına, idari ehliyetine ve karizmasına bakılmaksızın, sıradan hatiple­rin getirilmesidir. Hareketi olumsuz şekilde etkileyen ve şekillendiren faktörlerden biri de ekonomik faktördür. Bu yoksulluk, sıkıntı ve umutsuzluklar Mısır halkını etkiledi­ği gibi İslami hareketi de etkilemiştir. Halbuki İslami ha­reket bu yoksulluk ve umutsuzluğu kendi lehine kullana­bilirdi.

İslami hareketi engelleyen faktörlerden biri de hare­ketin sağlıklı bir istihbarata sahip olmayışıdır. Her sakal bırakıp cübbe giyen İslami cemaate giriş için vize almış demekti. Artık bu kıyafete giren herkese kucak açılır ve önemli görevler verilir olmuştu. İşte hareketin bu zaafını bilen resmi istihbarat, mensuplarına kıyafet düzenleyerek cemaatlere göndermekte ve her türlü bilgiyi almaktaydı. Bir başka olumsuz faktör de, Mısır siyasi partilerinin İslami hareketin etrafında kalabalıkları görerek oy avcılığına başlamalarıdır. Partiler, oyların hatırı için harekete ılımlı yaklaşımlar göstermiş, bu ılımlılık karşısında hareket ele­manları da aynı ılımlılığa saip olmuştur. Partiler oyların hatırına İslami sloganlar kullanmaya başlayınca, hareke­tin bazı elemanları İslam şeriatının yürürlüğe konulması­nı partilerden bekler oldular veya en azından uzlaşmacı bir tavra girmiş oldular. Siyasi partiler, İslami hareketin getireceği tehlikeyi bütün soyutlarıyla kavrarken; İslami hareket siyasi partilerin getireceği tehlikeyi maalesef kav­ramış değildi. İslami hareketin büyük çoğunluğuna sahip olan İhvan kanadının, laiklik prensibine sahip Vefd parti­siyle işbirliğine girmesi izah için yeterlidir. Bir başka olumsuz faktör de hiç bir İslami gurubun elinde sağlıklı bir programın olmayışıdır. Hasan el-Benna’nın veya Kutub’un eserleri bile günümüz meselelerine net bir çözüm getirmemektedir. Dolayısıyla her bir hizip bu eserleri farklı anlamaktadır. Bunlarla birlikte İslami hareketin kimliğine yakışır bir siyasi görüşün olmayışı hareketi olumsuz yönde etkilemiştir. Ayrıca hareketin birçok ele­manı kolayca avlanabilmiştir.

İslami hareketin önündeki engellerden biri de gele­nekçi tutumdur. Geleneğe olan aşırı bağlılık İslami hare­ketin kimliğini gölgelemiş ve diğer hareketler karşısında uysal bir hareket görümününe sokmuştur. Mesela İran İs­lam Devrimi’ni tüm dünya müslümanları tebrik ederken, Mısır İslami hareketi (Cihad gurubu hariç) geleneksel anlayıştan dolayı reddetmiştir.

Mısır İslami hareketini sadece İhvan’la değerlendir­dik. Ancak şunu açıkça belirtelim ki İhvan’ın dışında bel­ki yüzlerce irili ufaklı cemiyetler vardır. Takdir edilir ki böyle bir çalışma o cemiyetler için müsait değildir. An­cak müslümanların aralarında ümmet bilinciyle bir vah­det sağmalarını tüm yüreğimizle yüce Mevladan niyaz ederiz.

İhvan hareketini tahlil ederken, kadınlar teşkilatını da hatırlatmakta yarar vardır. İhvan’ın kadın kolları başkanı olan Zeynep Gazali, kadınlar cemiyetim 1937 yılında kurmuş bir mücahidedir. 1948 yılına kadar çalışmalarını ayrı sürdüren Zeyneb, bu yıldan itibaren Hasan el-Benna’ya biat ederek çalışmalarını ona bağlı olarak sürdür­müştür. 1948’de Kral Faruk tarafından kadınlar teşkilatı kapatılmışsa da temyiz kararıyla yeniden açılmıştır. Abdunnasır çeşitli zamanlarda Zeyneb Gazali ile yuvarlak masa anlaşmasını istemişse de, O hep reddetmiştir. Zey­neb Gazali’yi kendi saflarına çekmeyi başaramayan Abdunnasır, onun hürriyetini kısıtlamış, altı ay müddetle göz hapsinde tutmuştur.

Zeyneb Gazali, Berna’nın şehadetinden sonra dağıl­mış olan îhvan’i tekrar toplayan mücahide bir kadındır.

Şehid Abdülfettah ile 1957’den 1964 yılına kadar çalış­malarına gizlilik prensibi içerisinde devam etmiştir. Niha­yet bu çalışma Amerika ve Rusya istihbaratının, Abdunnasır’a duruma bildirmesine kadar devam etmiştir.

Bu yiğit mücahide çalışmalarına öylesine hız vardi ki, çalışmaları Abdunnasır’ı derinden düşündürmüştü. Ni­hayet bu düşünmeden sonra kadınlar cemiyetini 1964’de kapatıp, bir yıl sonra da Zeyneb Gazali ve diğer önde ge­len üyeleri hapse atmışlardı,

Müslüman kadınlar teşkilatı, diğer İhvan mensupları gibi Kutub’un “Yoldaki işaretler” adlı eserinden bir hayli etkilenmiş, zaman zaman Hamide kutub vasıtasıyla ha­piste bizzat onunla görüşmüş ve hareket için fikir alışverişinde bulunmuştur.

Gazali, Enver Sedat’ın işbaşına gelişine yakın hapis­ten çıkmış ve çalışmalıra devam etmiştir. Enver Sedat, ilk günlerinde İhvan’ın çalışmalarına toleranslı davranmışsa da sonraları emperyalist uşakların direktiflerini baştacı ederek tutuklamalara başlamıştır. Bir yandan müslümanları tutuklarken, diğer yandan da Yahudilerle anlaşma ya­pıp Filistin’i onlara bırakıyordu. Emperyalist ve Siyonist babaların bu kadar itaatkar evladı herhalde görülmemiş­tir.

 

 

istihbarat.wordpress

 

Reklamlar

Bir Yanıt to “İhvan’ı Müslimin Hareketi”

  1. erent said

    MASONİK TARİKATLAR; 1739 suud da vehhabi,hindistanda ahmediye,iran da bahailik, mısır da efganilik, türkiyede nurculuk ve devamı fetullah cılık ingilizlerin desteği ile kurulmuşlardır.ileride kendilerine lazım olacağını biliyorlardı.islam da tarikat cemaat yoktur.tarikat ve cemaatler yahudi mistisizminin ürünüdürler.islamda mürid de yoktur.islam da mescidlere giden mümin ler vardır.islam bizans ve fars ın etkisiyle birçok hurafeye büründürülmüşdür.şeyhlik şıhlık pirlik gibi makam ve mevkilerde yokdur.peygamber soyu iddiası da gerçek dışıdır.çünkü ehlibeyt ve soyu muaviye ve yezid tarafından yok edilmişdir.islamın ilk şartı ve ibadetlerin ilk destekçisi hür ve bağımsız olmakdır.hür ve bağımsız olmayanın ibadet etmesi düşünülemez.mesela namaz için peygamberimize cebrail vasıtasıyla şu kural iletilmişdir.namazı ”huşu ve huzu” içerisinde kıl bu çok önemlidir.zihninde dünya meşgalesi olan bir müslümanın namzı sahih namaz değildir.bu gün müslümanların ve islam aleminin içinde bulunduğu işgaller katliamlar, işkenceler, zulümler ve saymakla bitmeyen gailelerin tek sebebi şudur; kalu belada müslümanların allaha verdikleri sözü tutmamalarından başka bir şey değildir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: